İçindekiler

Alevilik nedir?

Dedelik


Cem

E-Mail

Hakder

 

 

İsmail Onarlı

Alevi inanç ve felsefesinin, toplumsal yaşam biçiminin odağında insan vardır. Alevi inanç sistematiğinde her şey insani değerlere bağlı olarak dizayn edilmiştir. İnsan; evrenin mikro düzeyde bir boyutu ve yapısal benzeridir. Tanrı’nın yani “İrade-i Külliye”nin bir parçası “İrade-i Cüziyye”olan insan, evrenin en akıllı yaratılanıdır. Allah; insanı kendi ruhumdan yaratım ve O’na şahdamarından daha yakınım, İnsan yeryüzündeki halifemdir, demektedir. Bu bağlamdan Hacı Bektaş Veli; “OKUNACAK EN BÜYÜK KİTAP İNSANDIR” demektedir. 11 Aralık 2001 günü sabahı 56 yaşında yitirdiğimiz ve esas adı İsmail Nihat Akseymen olan Rıza Yürükoğlu mahlaslı yazar: Hacı Bektaş’ın bu özlü sözünden hareketle “Tarihte ve Günümüzde Alevilik” kitabının ana başlığını, “okunacak en büyük kitap insandır” koymuştur. Şubat 1990’da ilk kez yayınlanan andığımız kitap, bu güne dek 25. 000 (yirmi beş bin)’in üzerinde satılmıştır. R.Yürükoğlu kitabının önsözünde “1962-1968 arasında devrimci harekette yer alanlar Aleviliğin, Türkiye’de sosyalist hareketin gelişmesinde oynadığı büyük rolü iyi bilirler. Bizler okul sıralarında, şimdi kimilerin dinci, gerici, yobaz dedikleri Alevi türküleriyle sosyalizmi bulduk. O türkülerle devrimci harekette yer aldık. O gün bugündür Aleviliğin dostu bir devrimciyim.”(1) Demektedir. Aleviliğe söylemlerinde pek sıcak bakmayan eski Dev-Genç başkanı Ertuğrul Kürkçü ise; “1968’de... (gençlerin kıyafetlerini ve biçimlerini tanımlarken) popüler kültürden devralınan tıraşlanmamış Alevi bıyıkları tamamladı” (2) diyerek kısmen de olsa Alevi etkisini kabullenmektedir. 1960 sonrası ülkemizdeki toplumsal mücadelede Aleviler ve alevi felsefesi önemli bir rol oynamıştır. Türk demokrasisinin gelişiminde Alevilerin payı büyüktür.
Sovyetlerin çöküşü ile Türkiye’deki konjoktürel durum değişmiş “Siyasi İslam ve Kürt hareketi”ne karşı Alevi hareketi devlet tarafından destek görmüş ve defacto olarak Cemevleri açılmıştır. Alevi hareketinin ve örgütlülüğün atağa geçmesinde R.Yürükoğlu ve öncülük ettiği Kervan Dergisi kadrolarının çok büyük katkıları vardır. 1990 sonrası 10 yıl içinde yaşanan “ALEVİ UYANIŞI”da R.Yürükoğlu’nun fikri öncülüğünün yanında Avrupa ve Türkiye’deki siyasi kadrolarıyla örgütlü eylemsel etkinlikleri vardır. A.Yürükoğlu ve İ.Kaygusuz’ın zihni üretimleriyle Kervan Dergisi Alevi hareketinde önemli bir işlev üstlenmiştir. Örgütlü güçleriyle Alevi Toplumunda dinamizm sağlamışlardır. Bugün geldiğimiz noktada kendi iç çekişmeleri sonucu; Alevi örgütlü hareketinden uzak duran “Kervan Dergisi kadroları” toplumsal bir boşluk bırakmıştır. Bu gün bu boşluk Alevi toplumsal zemininde hissedilmektedir.
Yürükoğlu’nun ideolojik görüşlerine burada değinmeyeceğiz. O’nun Alevi öğretisine ve tarihine yaklaşımını bu makalemizle değerlendirmek oldukça zor. Çünkü makale boyutunu aşmaktadır. O’nun perspektifi, Aleviliği tarihsel süreç içinde toplumsal boyutuyla ve mücadelesiyle ele alıp incelemek olmuştur. Aleviliğe otantik bir yaklaşım olan Av. Ali Yıldırım’ın Ali Özsoy dede ile yaptığı söyleşiyi kitap olarak yayına hazırlayan R.Yürükoğlu; “Alevilik Dedelik Kurumu”na da verdiği önemi belirtmektedir. Cemevi bazında örgütlenme olmadan ve Dedelik Kurumu yaşatılmadan Aleviliğinde yarınlara taşınamayacağını bu eserde vurgulamıştır. (3) Yürükoğlu hep Hacı Bektaş Dergahı ve Cemevleri Alevilerin hareket noktası olması gereği üzerinde durmuştur ve ömrünün sonuna dek de bu görüşü savunmuştur.
R.Yürükoğlu kendisini Aleviliğe verdiği önemden dolayı eleştiren “sol ve Marksist” çevreler için; “Onlar Marksist Tarih Yöntemini de bilmiyorlar, İslam ve Türk Tarihini de bilmiyorlar” diye bir sorumu yanıtlamıştı. Gerçekte öyle aşağıda vereceğim örnek, Alevi kökenli yazarlar bile; Sünni bakış açısıyla Alevili Tarihini ele alıyorlar. Bizde geçmişte yazdığımız makalede Marksistlerin Aleviliğe nasıl yaklaşım içinde olacaklarını anlatmıştık (4)
Aleviliği “İslam Dışı” gören Prof.Dr.Fuat Bozkurt için Yürükoğlu: “Kitabını okudum ve okudukça yazarın profesörlüğünden de Aleviliğinden de kuşku duydum”(5) demektedir ki; babasını inkar eden “ABD’nın Bilirkişisi” bu zattan bizde kuşku duymaktayız.
“Yarın yanağından gayri her şey ortaktır” diyen Şeyh Bedrettin gibi Yürükoğlu’da Alevilikte “Musahiplik Kurumu” üzerinde yoğunlaşmıştır. Musahiplik; “canı cana malı mala” katma anlayışıdır ki, bu kurum çağımızda nasıl hayatiyet kazanacaktır. Bu kuruma Yürükoğlu teorik olarak sınıfsal bir veçhe kazandırmaya çalışmıştır.
Velayet makamı olarak da Hz.Ali’den Hacı Bektaş-ı Veli’ye kadar uzanan çizgide son halka olarak da bugünkü Hacı Bektaş dergahını görmekte ve Çelebilerin önemini vurgulamaktadır.
Peygamber 632’de ölümünden önce Veda-Haccı’ndan dönerken Gadir-i Humm’da Hz.Ali’nin kendisinden sonra halife olacağını duyurur. Peygamber’in ölümü üzerine cenazesinin defini ile Hz.Ali, Abbas, Fazl, Kusem, Usame, Salih, Evs ilgilenir. Bekir, Ömer, Osman yandaşları Peygamber’in cenazesine gelmeyerek “Arap Bedevi geleneği”nce pazarlıklar sonucu Ebubekir’i halife yaparlar. Bu oldu bitti olayı karşısında; Hz.Ali yanlıları; Ebubekir’den sonra aynı yöntemle halife olacak olan Ömer ve Osman’ı tanımazlar. İslamın “erkan-ı erbaa”sı (dört direği) denilen Selman-ı Farisi, Ammar, Mikdad, Ebu Zerr Gafari’de bu şahısları halifeliklerini kabul etmezler. Bunların yanında sahabelerin çoğu ve Ensar ile Muhacir kitlede üç halifeyi kabul etmezler. Bu grup Hz.Ali’nin yanında yer alarak muhalefet başlatır. Bu nedenle, Hz.Ali’nin daha yaşadığı döneminde, Ali yandaşlarının Halife Osman-Muaviye-Mervan taraftarları rafizi olarak suçlamışlardır. Çünkü devletin gelirlerini akraba ve taraftarlarına peşkeş çeken Halife Osman’a ve iktidarına; muhalefet ederek karşı gelen Hz.Ali yandaşları doğal olarak suçlanacaktı. Bu kısa tarihi olayı verme nedenimiz, Hz. Muhammed’in Hakk yürüyüşü ile birlikte Mekkeli eski varsılların iktidarı ele geçirerek İslamiyeti yozlaştırmaların başlanıcı olmasıdır. Bundan sonra İslamiyet evrenselliğini Alevilikte devam ettirmiştir. Bekir-Ömer-Osman-Muaviye’nın ve devamcılarının topluma dayattığı “Emevi İslam” Arap milliyetçi öğretisinden başka bir şey değildir. Egemen iktidara muhalif olan Aleviliğin; din dışı ve sapkın bir inanç olduğu tarihin her döneminde söylene ve yazıla gelmesi; ezilen ve sömürülen kesimlerin öğretisi olmasından kaynaklanmaktadır. Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye’sinde de aynı suçlamalar Aleviler için yapılmış ve halen yapılmaktadır.
Büyük bir araştırmacı olan Abdülbaki Gölpınarlı dahil Aleviliği İslam’ın bir yorumu olarak görmemektedir. Gölpınarlı 1963’de yazdığı “Alevi-Bektaşi Nefesleri” adlı kitabında; “Alevilik, bir tarikat değildir. Fakat bu yola, tam manasıyla mükemmel bir mezhep de diyemeyiz, çünkü usûlü, fürûu, hiçbir vakit tesbit edilmiş sayılamaz. Alevilik, olsa-olsa, iptidaî bir mezheptir, yahud iptidaî bir DİNDİR.” (6)Demektedir. Halbuki, Hz.Muhammed’in bizzat yazdırdığı ve Medine’de uyguladığı ilk İslam Anayasası olan “Medine Vesikası”nı uygulayan Alevilerdir. İlk İslam Fıkıhını yazan Zeynel Abidin’dir. Alevilik; inanç, kültür, yaşam biçimi olarak sistematik toplumsal bir öğretidir. Önemli bir araştırmacı olmasına karşın Gölpınarlı; Sünni bakış açısından hareketle “Abdullah İbn Seba”yı da redetmekte hatta varlığını dahi kabul etmemektedir.
Bazı Alevi yazarlarda Gölpınarlı’yı doğru kabul ederek; büyük bir sahabe ve Hz.Ali’ye taparcasına inanan Abdullah İbn Saba’nın varlığın yadsımaktadırlar.
Yine Nejat Birdoğan ve bazı yazarlar Gölpınarlı gibi “Alevlik ayrı bir dindir” ya da Faik Bulut gibi “Alisiz Alevilik” diyerek, bilimsel tarih metodolojisinden yoksun olduklarından sapkınlık göstermektedirler. Rıza Yürükoğlu tüm bu aymazlıklara güzel bir tarih dersi vermiştir.
Aynı ekolden olan Dr.İ.Kaygusuz’un Alevilik Tarihi konusunda çeşitli kaynaklardan gün ışığına çıkardığı önemli araştırmaları vardır. Biz de yazardan alacağımız aşağıdaki alıntıyla bazı yazarının bilinçsizliğini ortaya koyacağız: Hintli Prof.K. Ali’nin satırlarından Abdullah İbn Saba’nın rolünü okuyalım:
“Osman’ın ölümüyle her şey çığırından çıktı. Medine kentinde anarşi ve kargaşalık egemen oldu. Üç isyancı takımdan en güçlüsü Mısır birliğiydi. Mısırlı isyancıların önderi Abdullah İbn Saba, beş gün süren anarşinin ardından, Peygamberin onun adına vasiyet ettiği Halifeliğin Ali’nin hakkı olduğu temeli üzerinde Ali davasını destekledi. 23 Haziran 656’da Ali, isyancılar tarafından Halife olarak selamlandı ve halk tek tek ona biat yemini etti. Ali’nin Halife seçilmesiyle İslam tarihinde yeni bir dönem açılıyordu.” ((Prof. K. Ali, M.A., A Study of Islamic History, Delhi (India), 2.Basım, 1980 s.125) (7)
İşte yok denen Abdullah İbni Saba böylesine önemli bir Alevi önderidir.

Türkistan-Horasan hattıyla gelen Alevilik öğretisi; Mezopotamya, Anadolu ve Balkanlarda çeşitli kültür ve kült motifleri eklemlenerek zenginleşmiş, “Heterodoks İslam-Türk sentezi” haline gelerek; “synétique bir inanç sistemi ve bu sistemi yaşatan bir toplumsal yapı” organizasyonuna dönüşmüştür. İşte; R.Yürükoğlu eserlerinde ve makalelerinde Aleviliğin bu toplumsal yapısını anlatmaya çalışmıştır.

İslâmi daire içinde olan Aleviliği (heterodoks İslâm) diğer İslamın versiyonları olan, Ortodoks (Sünni ve Şii) İslâm’dan ayıran temel inanç şunlardır:
“1) Hulûl (incarnation): Allah’ın insan suretinde tecelli etmesidir.
2) Tenasüh (metempsycose): Öldükten sonra ruhun bir başka bedende yeniden doğması.
3) Don değiştirme (metamorphose): Ruhun, sağken bir biçimden başka bir biçime, yahut bir kalıptan başka bir kalıba geçmesidir.”
Yürükoğlu’da Aleviliğin bu inancından “Dar-ı Beka”ya hareket etmiştir.
Bir insanda öncelikle üç temel anlayış vardır: Evrensel insan aşkı, Bilim aşkı, İnanç aşkı. Bu üç aşk bir potada eridiğinde ancak eyleme dönüşür. Yürükoğlu’ndaki bu üç aşk ölümüyle de eyleme dönüşmüştür.
Yürükoğlu siyasi ideolojik inancının ötesinde yukarıda anlattığımız felsefe gereği öldükten sonra naışını; Hindu ve Budistler gibi yaktırmıştır. Orta-Asya eski Türk inançlarında da ceset yakma geleneği vardır.Küller Tanrı dağlarına savrulur. “Şukar” olur. Gökyüzüne doğru uçar, Gök-Tanrı ile bütünleşmek için....
Yürükoğlu’nun vasiyeti gereği bizde Londra’dan getirilen küllerini; 23 Aralık 2001 Pazar günü; Heybeli Adası tepesinden batan güneşin kızıl ışıklarının mavi Marmara’ya vurduğu sularda arkadaşları olarak denize serptik. Kızıl karanfiller mavi suların üzerini kaplarken, gümüşi küller de yüzerek okyanuslara kulaç atıyordu. Hava da martılar cıvıldaşırken, sahilde alkışlarla donuk bakışlı hüzünlü yüzler uğurluyorlardı, O’nu sonsuza....

 

ANASAYFA                      LINKLER